Makale uzun, uzun lafın kısasını görmek isteyenler için, en önemli maddeler olan 11. ve 14. maddeleri en aşağıda kalın yazıyla belirttim.
Hükümet, hepimizin karnını doyurmak ( özgürleştirmek ) için, halkı büyük bir yemeğe davet etti. Davette 26 çeşit yemek sunuluyor. Etlisi, sütlüsü, tatlısı, ekşisi hepsi bizi bekliyor. Şimdi açız ( özgür değiliz ) ya, yemeği yersek karnımız doyacak ( özgürleşeceğiz) . Yalnız daveti veren hükümetin şöyle bir şartı var. Bize ya bu 26 çeşit yemeğin hepsini yiyeceksiniz, ya da tek bir
lokma almadan sofradan kalkacaksınız diyor davet sahibi.
Şimdi halka sormak lazım, hangimiz böyle bir yemek davetini kabul eder ? Hangimiz böyle bir şartlı davet yapan komuşumuza, hemşehrimize iyi gözle bakar? Hangimiz böyle bir şartlı davetten mutlu olur?
Bu yazıda, Anayasa değişikliği paketindeki kimi maddelerde halka nasıl gerçek olmayan, yanıltıcı bilgi verildiğini örnekleyerek açıklamaya, pakete neden hayır denmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağım.
Bir kere, değişikliğin getirdikleri iyi de olsa, kötü de olsa, mevcut hükümetin ömründen daha uzun ömürlü olacağı kesin. Yani, bugün mevcut hükümete veriliyormuş gibi gözüken imkan ve yetkileri, aslında ileride hükümet olması muhtemel CHP, MHP, SP hatta BDP bile kullanabilir. Nitekim, 12 Eylül 1980 Anayasası’nın Kenan Evren’e verdiği rektör atama, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçme gibi yetkileri, Kenan Evren’den daha çok Ahmet Necdet Sezer kullandı. O yetkileri şimdi Abdullah Gül kullanıyor. Kimbilir, bu paketle getirilen yetkileri de belki bundan 20 sene sonra Osman Baydemir kullanıyor olacak. Demek istediğim, pakette getirilen değişikliklerle verilen veya alınan yetkiler, aslında doğrudan mevcut hükümeti veya diğer siyasi partileri değil, bire bir halkı ilgilendiriyor. İşte bu yüzden, halk 12 Eylül’de sandığa giderken neye evet, neye hayır dediğini bilmek zorunda. Bu bir vatandaşlık görevi. Hatta yapılacak değişikle belki doğmamış çocuklarımız, torunlarımız bile yönetileceği için, bu bir babalık, analık görevi. Şu lideri beğenmek, veya bu lideri sevmemek, referandumda hangi yönde oy kullanacağımızda etkisi olması gereken son şey.
Paketin içerdiği maddeleri incelemeye ve karşılaştırmaya başlamadan önce, paketin ortaya çıkmasına sebep olan siyasi olayların sırasını hatırlamakta yarar var. Zira bu tarih sırası, yani Anayasa değişiklik paketinin ne zaman nasıl ortaya atıldığı , paketin asıl amacını da açıkça göstermektedir.
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısıİktidara yakın kişilerinde telefon dinlemelerine takıldığı bir Cemaat soruşturması yürütüyordu. Erzincan Savcısı , dönemin Adalet Bakanı’nın “telefon ricasını” geri çevirip, iktidarı rahatsız edince, Erzurum Savcısı, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısını gözaltına aldı. Bu hukuksuz işleme, HSYK kayıtsız kalmadı ve Erzurum Savcısı’nın “yetkisiz olduğu – Yargıtay’ın görev alanına giren” bir iş yaptığını belirterek, gözaltı işlemini yapan savcılara daha önceden verilmiş olan 250. maddeden kaynaklanan özel yetkilerini kaldırdı.
Başbakan ve bakanlarla birlikte hazırlanan metni okuyan Adalet Bakanı, HSYK’yı “yetki gaspında” bulunmakla, “yargı sistemini kaosa sürükleyecek tutum takınmakla”, “yargı bağımsızlığına darbe yapmakla”, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüsle” suçladı.
Adalet Bakanı aynı gün gece yarısı televizyon kameralarının önüne geçerek “HSYK” ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yargılama sürecine yaptığı müdahaleden sonra yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı akımından yargı reformunu acilen hayata geçirilmesi zorunluluğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.”dedi. Bu açıklamadan yaklaşık bir hafta on gün kadar sonra da, değişiklik paketi ( önce sahte imzalarla, daha sonra sahtecilik anlaşılınca yeni bir teklik edenler listesiyle ) TBMM.’ye sunuldu. Görüldüğü gibi bu Anayasa Paketi çalışması Türk Milletinin “özgürleşme ihtiyacı”na karşılık değil, AKP’nin yargıyı ele geçirme ihtiyacına karşılık düşünülmüş, planlanmış ve hazırlanmıştır.
Muhalefet partilerinin, “Parti Kapatma, Anayasa Mahkemesinin yapısı ve HSYK’nın yapısıyla ilgili maddeleri çıkarın biz de destek verelim.” teklifini iktidarın kabul etmemesi, aslında tüm paketin sadece ve sadece bu 3 madde için hazırlandığını ispat için yeterde artar bile.
“12 Eylül’ün dikta anayasasını değiştiriyoruz. Özgürlükleri genişletiyoruz” yalanının arkasına sığınanların, 12 Eylül Anayasasının en diktacı maddeleri olan seçim barajı ve siyasi dokunulmazlıklara dokunmamaları aslında gerçek amacın “özgürlük”ve “demokrasi” değil, hükümetin emri ile hareket eden yargı kurumları yaratmak olduğunun bir başka göstergesi. Diğer yandan, değişiklik yasasına süs olsun diye eklenen diğer maddelerin de aslında çok da fazla bir yenilik ve özgürlük getirmediği de kolayca görülmektedir.
Metni ayrıntısıyla incelersek :
1 – ”kanun önünde eşitlik” Çocuklar, yaşlılar ve engelliler, gibi özel süratle korunması gerekenler için alınacak tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz”
Zaten uygulamada, çocuklar için, yaşlılar ve engelliler için özel ve koruma amaçlı yasalar vardır. Bu amaçla anayasa maddesi yapmaya gerek de yoktur. Örneğin belirli bir sayının üzerinde işçi çalıştıran işyerleri ve devlet kurumları en az % 2 engelli veya eski hükümlü çalıştırmak zorundadır. Kimse bu maddelerin anayasaya aykırı olduğunu düşünmemiştir bile. Aynı şekilde, belirli
ağır işlerde çocuklar çalıştırılamazlar, çocuklara karşı tutuklama, kelepçe takma yasağı vardır. Çocukların ifadesini yalnızca savcılar alır. Bu maddelere karşı da anayasaya aykırılık iddiası ileri sürülmemiştir. Demek ki, anayasa hükmü olmasa da, mevcut yasalarımızda çocuklara, kadınlara ve engellilere pozitif ayrımcılık zaten yapılmaktadır ve sosyal hayatımızda bu konuda herhangi
bir sorun mevcut değildir. Özetle, AKPya da başka hangi Hükümet “Çocuklar, yaşlılar ve engelliler” için hangi düzenlemeyi yapmıştır da “Anayasa ya aykırılık” iddia edilmiştir ?
Öte yandan, Anayasa Mahkemesi de eşitlik ilkesini, bu hükümet gibi dar bir çerçevede değerlendirmemektedir. Eşitlik ilkesi hukuki ve fiziki durumları birbirleriyle benzer ve eşit olanlar arasında geçerlidir. Yoksa hukuki ve fiziki durumları farklı olanlara, bu hukuki ve fiziki farklılıkları nedeniyle farklı yasal düzenlemeler ve yasal korumalar getirilmişse, Anayasa Mahkemesi’nin içtihadlarına göre bu farklılıklar zaten eşitlik ilkesine aykırı olmayacaktır.
Eşitlik ilkesi, çocukların kendi içinde doğulu – batılı, kısa – uzun, erkek – kız diye farklı uygulamalara tabi tutulamayacağını işaret eder. Devlet elbette 18 yaşından küçüklerle, büyükleri aynı kurallara göre yönetmeyecektir.
Özetle, bu madde çocuklara, kadınlara, yaşlılara ve engellilere karşı olan toplumsal duyarlılığımızı sömürmek ve bu göz boyama ve yanıltmayla paketin asıl arzulanan ancak anlatılması zor olan maddelerine evet dedirtmek amacıyla konulmuş bir kenar süsüdür ve içi boştur.
2 – ”özel hayatın gizliliği”başlıklı 20. maddesinde değişiklik yapılıyor. Bu maddenin detayına inmeye hiç gerek yok. “Anayasa Değişikliği Paketi” ne bu maddeyi koyan bu hükümet, 70 Milyonu dinleyen, izleyen, kişisel verilerini depo eden bir hükümettir.
Unutmayın ki ilk kez bu hükümet zamanında yüksek yargıçların ve yargıtayın telefonları, hakim kararı olmaksızın, adalet bakanlığının bilgisi dahilinde müfettişlerce dinlenmiş, daha sonra bakanlık bu skandalı itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hükümet örtülü ödeneği kullanarak, son teknoloji ortam dinleme ve görüntü kayıt cihazları ithal etmiş, üstelik bu cihazlar devletin istihbarat
birimlerinin demirbaşlarına kaydedilmemiş tamamen hükümetin keyfi amaçlarına hizmet etmek için kaybedilmişlerdir. Görüleceği üzere, asıl önemli olan yasalarda ne yazdığı değil, akılların neye çalıştığı, irade ve düşüncenin temiz olup olmadığıdır. Özetle ünlü bir düşünürün dediği gibi : “idareciler iyi ise, yasaların kötü olması , idareciler kötü ise yasaların iyi olması önemli değildir.” İyi yasalar kötü idarecilerin ellerinde çok kötü amaçlarla kullanılacak ve kötü sonuçlar ortaya çıkacaktır. Asıl sorun ülkeyi yöneten kötü ve artniyetli iktidardan kurtulmaktır.
3- MADDE Anayasanın ”seyahat hürriyeti” başlıklı 23. maddesinde değişiklik yapılıyor. ”vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle ve hâkim kararına bağlı olarak sınırlandırabilecek.” şeklinde değiştiriliyor.
Bu madde ile vergi borcu olanların yurtdışına çıkmaları serbest hale geliyor. Bu maddenin asıl amacı da, vergisini ödemediği için sorun yaşayan iş adamı çevrelerinden “evet” oyu almaktır. Bu madde ile vergisini, borçlarını ödemeden yurtdışına kaçan ve kendisi ile iş yapan dürüst insanların batmasına sebep olan Cem Uzan tipi insanların sayısı artacak, iyiniyetli dürüst iş adamlarının
mağduriyeti çoğalacaktır. Masum hatalar yaparak işini yürütememiş vatandaşlarımıza sözüm yok amam, devlete borç takan, fakirin fukaranın, öksüzün yetimin hakkını yiyen insanların kolayca ülke dışına kaçabilmelerine imkan tanıyan bu maddeye, halkımızın neden evet diyeceğini, doğrusu çok merak ediyorum.
4 – Anayasanın ”Ailenin korunması” başlıklı 41. maddesinde değişiklik yapılıyor.
Bu madde de yazılı olanlar zaten Türk Ceza Kanunun da mevcuttur. Nitekim, TCK değiştirilirken “Çocukların korunması ve cinsel istismarı” ile ilgili madde “Anayasa ya aykırılık” nedeniyle geri çevrilmemiş hatta konusu bile olmamıştır.
Zaten çocukları devlet korumaktadır. Sorun uygulamanın nasıl olduğudur. Çocukları korumak isteyen hükümete yakın Adli Tıp Kurumu’nda yaşanan bilirkişi raporu skandalı, bu skandal yüzünden istifa etmek zorunda kalan en yetkin uzman kişi halen akıllardadır. Hükümetin yandaşı HÜSEYİN ÜZMEZ, yaşına başına bakmadan çocuk denilecek bir kıza sarkıntılık etmiş, Adli Tıp Kurumu kızın ruh sağlığı bozulmadı diye rapor verince, Üzmez tahliye edilmiştir. Hükümetin çocukları korumak deyince aklına ne geldiği Hüseyin Üzmez davasında ortaya çıkmıştır. Yukarıda da söylediğim gibi, önemli olan yasada ne yazdığı değil, idarenin yasaları ne şekilde uyguladığıdır. Çocuk haklarını en son savunmak isteyecek hükümet, çocuk yaştaki kızları kendilerine eş diye seçenlerden oluşan hükümetlerdir.
5 -Anayasanın, ”toplu iş sözleşmesi hakkı” başlığını taşıyan 53. maddesinde değişiklik yapılıyor. Buna göre, memurlara ve diğer kamu görevlilerine toplu sözleşme yapma hakkı tanınıyor !!
Bu madde ile de memurlar kandırılmaya çalışılıyor. Bir defa memura grev hakkı verilmiyor. Maddeye göre memur sendikaları ile hükümet yapılacak zam konusunda uzlaşırlarsa, bir toplu sözleşme imzalıyorlar. Uzlaşma varsa, zaten sorun olmayacağını anlatmaya gerek yok. Asıl mesele hükümet ile sendikalar anlaşamazlarsa, sorunun nasıl çözüleceğidir. İşte büyük yalan burada ortaya çıkıyor. Değişiklik teklifine göre, uzlaşmazlık halinde mesele hakem olarak Kamu Görevlileri Kurulu’nun önüne gidiyor ve Kamu Görevlileri Kurulu’nun zam ve diğer konularda vereceği karar kesin sayılıyor ve Toplu Sözleşme yerine geçiyor. Kurul da hükümetin atadığı kamu görevlilerinden oluşuyor. Yani memur sendikaları pazarlık yapıp, yapıp, en sonunda yine hükümetin dediğine razı olmak zorunda kalacaklar. Mevcut duruma kıyasla hiçbir değişiklik olmayacak yani.
Memurların kendilerine “bunun neresi yeni ve daha geniş bir hak getiriyor ?” diye sorması ve kendilerini kandırmaya çalışanlara HAYIR demesi gerekir diye düşünüyorum.
6 – Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 74 üncü maddesinin kenar baslığı “VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı” seklinde değiştirilmiştir.
Bilgi edinme yasası AKP’den önce çıkmış bir yasadır. Yasaya bakıldığında bir sorun yoktur. Ancak uygulanmasında keyfilik vardır. Bu uygulama hataları Anayasa ile düzeltilmez. Yasa ya uymayan Anayasa ya da uymaz. Dolayısıyla bu da bir göz boyama operasyonudur. Öte yandan kamu denetçisinin de nihayet 4. Oylamada toplantıya katılanların çoğunluğu ile seçilebilecek olması, aslında HÜKÜMETİN MEMURU olması anlamına gelir. Bu hükümet memuru da hükümetin işine gelen bilgileri verir ve muhalefeti paçavra edebilir, hükümetin işine gelmeyen bilgileri isteyenlere de ipe un sererek, işi oyalayıp geciktireceklerdir.
Örnek mi? Denizfeneri dosyası Adalet Bakanlığı tarafından soruşturma savcılarına ancak 7-8 ayda gönderilmiştir.
7 -Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 125′inci maddesinin ikinci fıkrasına “Ancak, Yüksek Askeri Şuranın Silahlı Kuvvetlerden her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır.”
Yüksek Askeri Şurakararıyla Askerden atılanların yargı yoluyla dönebilmelerini sağlayacak bir değişikliktir. Oysa ,askerî disiplin, kararların ve uygulamaların da kesinliğini gerektirir. General’in raporu ile görevden atılan bir çavuş mahkeme kararı ile geri dönerse, o orduda generalin emirlerini kimse dinlemez. O zaman emir verdiğinizde hucüma kalkacak, mermilerin içine dalacak
adam bulamazsınız.
Ayrıca idarenin işlemleri hakkında, sadece hukuka uygunluk denetimine izin veriliyor, yerindelik YANİ KAMU YARARI konusundaki yargı denetimi ortadan kaldırılıyor. Bu aslında özelleştirmeleri yargı denetimi dışına almak demektir. VATANDAŞIN ŞU SORUYU SORMASI LAZIM. KAMU YARARI OLMAYAN BİR İŞLEMİ İDARE YANİ HÜKÜMET NİYE YAPAR? KİME YARARI OLSUN DİYE YAPAR ? Kamu yararı denetimi olmasaydı, Tüpraş ve Petrol Ofisi gibi kamu kurumları 4 kat ucuza tarikatlara satılmış olacaktı. Dürüst bir hükümet, kamu yararını sağlamaktan başka bir amaç taşımayan bir hükümet, mahkemelerin kamu yararını gözetmesi imkanını yargıçların elinden niye alsın? Kamu yararı denetimi ortadan kalkarsa, asıl kaybeden mahkemeler, Danıştay veya hakimler olmaz. Onlar yine ay sonunda maaşlarını alırlar. Asıl hak kaybına uğrayan vatandaşlarımız olur.
8 -Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 129′uncu maddesinin üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
“Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.”
Olumlu bir değişiklik. Ne var ki, memura verilen en büyük ceza uyarma veya kınama cezası değil, “açlık” ve “fakirlik” cezasıdır. Mesele bu dertlere çözüm bulmaktır. Memura daha iyi maaş verme konusunda “Anayasal bir engel” yok ama, hükümet memura zammı simit parası kadar zam yapıyor. Bu açıdan bakıldığında da, bu maddenin metne yazılmış olmasının asıl sebebinin memurlardan gelecek evet oylarını arttırmak olduğu anlaşılıyor.
9 -Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 144′üncü maddesi kenar başlığıyla birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. MADDE 144- Adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetimi, adalet müfettişleri eliyle yapılır. Buna ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.”
Bu madde ile hükümetin savcılar üzerindeki kontrol ve baskısı adalet bakanlığı eliyle iyice arttırılıyor. Hükümet kontrolünde olan ve onun emriyle hareket eden savcılar, asıl sıradan vatandaşlar için büyük tehlikedir. Erzurum Savcısını düşünün. Hükümetin siyasi emrini yerine getirmedi, Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in telefon ricasını geri çevirdi diye, hükümetten aldığı emirle, komşu ilin Başsavcısını bile tutuklatabilen bir savcı, gücünü iyice arttırır, sırtını hükümete dayar ve hükümetin müfettişleri tarafından korunacağından emin olursa, sıradan, güçsüz ve savunmasız vatandaşlarımıza neler neler yapabilir, bir düşünün. Bu anayasa değişikliğine evet çıkarsa, hükümete muhalif olanlar, hükümetin işlerine çomak sokanlar basit bir suçlamayla, basit bir iftirayla
tutuklanacaklar ve yıllarca tahliye edilmeyeceklerdir. 12 Eylül darbesinin yargı uygulamaları bile Ergenekon davasındaki uygulamalar kadar kötü ve acımasız değildi.
10 -MADDE 145- Askerî yargı, askerî mahkemeler ile ilgili düzenleme. Rahatlıkla anlaşıla bileceği gibi Askeri Yargının görev alanını daraltan bir maddedir. Bu güne kadar sıkıyönetim dönemleri hariç olmak üzere, Askeri Yargı mahkemelerinde görülen davalarda çok büyük sorunlar çıkmamıştır. Askeri mahkemelerin iş yükü, adli mahkemelere göre daha az olduğundan, askeri mahkemelerdeki hakim ve savcıların her bir dava ve mesele için ayıracak daha fazla zamanları vardır. Bu sebeple askeri mahkemelerde adli hata yapılması ihtimali daha azdır. Şahsen ben, Askeri Lise ve Harp okulu okumuş ancak bugün sivil hayatta avukatlık yapan bir kişi olarak, adli bir mahkemede sanık olmaktansa, askeri bir mahkemede sanık olmayı tercih ederim. Zira Askeri mahkemelerin usul kurallarına olan saygısı, adli mahkemelerin usul kurallarına olan saygısına göre daha yüksektir. Ancak yine de bu madde bir siyasi
tercihtir, bir bakış açısıdır. O nedenle maddeye temel olarak herhangi bir itirazım yoktur.
11 -MADDE 146 – Anayasa Mahkemesi on yedi üyeden kurulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi; iki üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir üyeyi ise baro başkanlarının avukatlar arasından gösterecekleri üçer aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer. Dikkat edilirse, TBMM. 3 üye seçecek. Birisi avukatlar arasından, ikisi de mutlaka Sayıştay’dan gelecek. Sayıştay her ne kadar yüksek mahkeme olarak sayılsa da, temel işi yargılama yapmak değil, devletin ve devlet kurumlarının hesaplarını ve harcamalarını incelemektir. Bu yüzden tarihi olarak Sayıştay hep hükümet kontrolünde ve hükümet yanlısı olmuştur. Bu yüzden Sayıştay’dan gelecek üyelerin siyasi iktidara yakın ve onun kontrolündeki kişiler olacakları tartışmasızdır.
Meclisteki seçimde de tüm milleti temsil edecek bir uzlaşma değil, nihayet 3. oylamada oylamaya katılan üyelerin çoğunluğu aranmakta, yani siyasi iktidar kimi istiyorsa onu seçmektedir. Bu sistemde, en geç 3. oylamada MECLİSİN YARISININ BİLE TERCİHİ OLMAYAN BİR ADAM SEÇİLMİŞ OLACAKTIR. İşte bu yüksek mahkemenin tamamen hükümetin kontrolü altına girmesi demektir ve hiçbir şeye değil, yargının ve mahkemelerin siyasallaşmasına hizmet eder. Uzun dönemde mahkeme içinde sağcılar tarafından seçilen yargıçlar, solcular tarafından seçilen yargıçlar diye bir gruplaşma ve ayrışma oluşur.
Mahkemenin geriye kalan 14 üyesini de Cumhurbaşkanı seçecek. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de gördük ki, mevcut sistem içerinde Cumhurbaşkanı da meclisteki çoğunluk partisi kim ise o partinin üyesi olması kimliğinden kurtulamıyor. Koalisyon döneminde seçilen A. Necdet Sezer hariç, Özal, Demirel ve Gül kendi siyasi partilerinin mecliste iktidar oldukları zaman, toplumun büyük kısmının muhalefetiyle seçilmişlerdir. Cumhurbaşkanını halk seçince de durum değişmeyecektir. Neticede Cumhurbaşkanı sürekli olarak iktidar ve muhalefetin uzlaşması sonucu tüm yurtdaşları temsil edebilecek bir kişi olarak değil, gerçekte çoğunluğun istemediği, bir çok aday içerisinde en çok oyu almış kişi olduğu için seçilecek ve tarafsız bir devlet başkanı değil, siyasi bir görüşün temsilcisi olacaktır. Bu siyasi temsilcinin, üstelik de tercihleri ve uygulamaları nedeniyle siyaseten ve hukuken sorumsuz ( hesap vermek zorunda olmayan) olduğu bir sistemde, yüksek mahkemenin 14 üyesini birden üstelik de 12 yıl süreyle görev yapmak üzere seçmesine izin vermek, hukuk sistemimizin iflasına ve intiharına sebep olur. Zira işte o zaman Anayasa mahkemesi gerçekten siyasi iktidarın tam kontrolüne girer, anayasa mahkemesi sadece siyasi iktidarın temsilcilerinden oluşur ve hiç bir şekilde anayasal denetim yapamaz.
Zaten iktidarın istediği de, mahkemenin anayasal denetiminden kurtulmak, mahkemenin gücünü sadece muhalifler üzerinde kullanmasını sağlayacak önlemler almaktır. Bu yüzden bu değişiklik de, sadece iktidarı veya muhalefeti değil, tüm vatandaşlarımızın özgürlüklerini ilgilendirmektedir. Günün birinde siyasi iktidar meclisteki çoğunluğuna güvenerek, temel hak ve özgürlükleri iyice kısıtlayacak yasal veya anayasal değişiklikler yaparsa, GÜÇSÜZ VATANDAŞLARIN HAKLARINI İKTİDARA KARŞI KORUYACAK VE İKTİDARA DUR DİYECEK BİR KURUMDUR ANAYASA MAHKEMESİ. ANAYASA MAHKEMESİ İKTİDARA KARŞI ZAYIF OLURSA, VEYA İKTİDARIN KONTROLÜNDE OLURSA, ASIL HAK KAYBINA VATANDAŞLARIMIZ UĞRAR. GERÇEK DEMOKRASİ, ÇOK OY ALANIN HER İSTEDİĞİNİ YAPTIĞI YERLERDE DEĞİL, İKTİDAR NE KADAR GÜÇLÜ OLURSA OLSUN, TEK BİR VATANDAŞININ EN UFAK BİR HAKKINI DAHİ İHLAL EDEMEDİĞİ YERLERDE VARDIR. Bu korumanın güvencesi de mutlak biçimde iktidardan bağımsız mahkemelerin bulunmasıdır.
12 –Madde, kuvvet komutanlarının Yüce Divan sıfatıyla Anayasa mahkemesinde yargılanabilmesine ve vatandaşların iç hukuk yolları tükenmişse, Anayasa mahmesine bireysel başvuruda bulunabilme imkanı veriyor.
Kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı’nın yüce divanda yargılanmasına bir itirazım yok. Yeter ki Yüce Divan sıfatını taşıyan mahkeme siyasi kişilerce seçilmiş, tek bir siyasi görüşün temsilcisi olan kişiler olmasın.
Ancak bireysel başvuru hakkı er veya geç, şimdi Yargıtay’ın tıkanmış olduğu gibi, mutlaka Anayasa Mahkemesi’nde yığılmaya ve tıkanmaya yol açacaktır. Üstelik bu yolla yeni bir iç hukuk yolu icat edilmiş oluyor ve bu yol tüketilmeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak imkansız hale geliyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tam bağımsız olduğunda şüphe yok. Ne yazık ki, eğer değişiklik geçerse, Anayasa Mahkemesi hükümetin seçtiği adamlardan oluşacak ve işte o zaman Anayasa Mahkemesi’nin devlet ve hükümet aleyhine karar vermesi de imkansız olacak. Ancak vatandaş bu imkansız yolu denemeden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gidemeyeceği için, vatandaşın gerçekte hak araması ve devletten hakkını alması daha da zorlaşacak ve daha uzun sürecek.
Dolayısıyla ilk bakışta bir hak ve özgürlük gibi gözüken bu madde, aslında vatandaşın bireysel çıkarlarının ve hak arama hürriyetinin aleyhinedir. Bu nedenle maddenin bu kısmı, vatandaşlarımıza yeni bir hak vermemekte, tersine elinde olan bir hakkı almakta, özgürleştirmemekte, tersine köleleştirmektedir.
13 -MADDE 149. – Anayasa Mahkemesinin işleyişiyle ilgili bir değişiklik. Mahkeme üyeleri doğru düzgün bir yöntemle seçilirse, ve üyeler iktidardan tam bağımsız olarak hareket edebilirlerse, maddenin mevcut şekli sakıncalı değil.
Ancak bu haliyle vatandaşa sağladığı herhangi bir fayda, herhangi bir özgürlük veya iyilik de yok. Üstelik, vatandaşın bireysel başvurusunu dava şeklinde görmemek yetkisi de olacak mahkemenin. Yani iktidarın sert ve hukuksuz bir uygulaması bu mahkemenin önüne gelse, ve mahkemenin hükümet tarafından seçilmiş üyeleri başvuruyu incelemeye değer bulmasa, yapacak bir şey yok. YANİ TÜM MESELE ASLINDA MAHKEME ÜYELERİNİN NASIL SEÇİLDİĞİ VE İKTİDARA KARŞI BAĞIMSIZ OLUP
OLMADIKLARI. GERİSİ, YANİ SİYASİ TERCİHLERLE SEÇİLMİŞ TARAFLI ÜYELERİN HANGİ USULDE ÇALIŞACAKLARI HALKIN TEMEL MESELESİ DEĞİLDİR.
14 -Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 159 uncu maddesi paketin en tartışmalı maddesidir. Türkiye deki tüm hâkim ve savcıların özlük işlerinin yürütüldüğü kurulun ele geçirilmesi anlamına gelir. Bu maddeyle yargı iyice siyasallaşacak ve iktidarın güdümü altına girecektir. Bu madde ile HSYK’yı temsil etme görevi Adalet Bakanı’na veriliyor. Adalet Bakanı HSYK’nın genel sekreterinin ve bakanlıkta çalışacak hakim ve savcıların tek seçicisi oluyor. Bugün olduğu gibi, değişiklikten sonra da HSYK iktidardan bağımsız karar alamıyor. Bakan veya Müşteşar toplantılara katılmayarak kurulun çalışmasını ve karar almasını tamamen engelleyebiliyor. Bir hakim veya savcı hakkında soruşturma açılması mutlak olarak Adalet Bakanı’nın onayına tabii oluyor. Bu da şu demek, hakimin bakanla arası iyiyse, hükümet lehine, muhalefet aleyhine dilediği hukuksuz kararı verebilir. Kasıtlı olarak muhalif Ahmet’in hakkını alıp, yandaş Mehmet’e verebilir. Ahmet istediği kadar hakimi şikayet etsin, hakim bakan tarafından korunmaktadır, bir şey olmaz. Veya tersi, Hakim haksız iktidar yandaşı Mehmet’i haklı bulmaz, muhalif Ahmet lehine karar verir de, Mehmet hakimi şikayet ederse, hakim derhal soruşturma geçirecektir.
İşte böyle bir durumda, hakimler hükümetten bağımsız ve hükümetin aleyhine karar vermeye cesaret edebilirler mi ? Asla. Örneğin, Sincan Hakimi Osman Kaçmaz ile Başbakanı 3 kuruşa mahkum eden İzmit hakimi hakkında derhal soruşturma açılmışken, Erzurum Savcısı ve Zekeriya Öz ile ilgili olarak bakanlık soruşturma izni vermemiştir. Bu madde ile hükümet, zaten bağımsız olmayan, zaten iktidarın güdümünde olan HSYK’yı tamamen memurlaştırmak, tamamen kontrol ve egemenliği altına almak istemektedir.
Yine Yargı içinde sürekli seçim yapılacak olması, ister istemez tüm hakimleri ve savcıları gruplara bölecek, ayrıştıracak ve siyasileştirecektir. Uzun vadede hakim ve savcılar onun adamı veya bunun sempatizanı olarak fişlenecek ve asla bağımsız ve rahat karar veremeyeceklerdir.
Hakimlerin iyice memurlaştığı bir ülkede asıl kaybeden, devlete karşı hakkını aramak zorunda olduğunda, sığınacağı tek limanın yargı kurumları olduğu vatandaşlarımızdır. O YÜZDEN BU MADDE İLE HÜKÜMET SADECE HSYK’YI ELE GEÇİRMEMEKTE, VATANDAŞLARIN BİREYSEL ÖZGÜRLÜKLERİNİ TAMAMEN RİSKE ATMAKTA VE İKTİDARIN KEYFİNE BIRAKMAKTADIR.
Bu madde bireysel hak ve özgürlüklere, hukuk devleti ilkesine tamamen aykırıdır ve iktidar baskısı ve FAŞİZME yol açabilecek kadar büyük bir tehlike içermektedir.
Halkımız unutmamalıdır ki, bağımsız ve korkusuz yargıçlar özellikle vatandaş Mehmet’in başı devletle derde girerse, Mehmet devletle davalık olursa lazımdır.
Mahkemelerin bağımsızlığının önemi vatandaşların birbirlerine karşı açtığı davalarda değil, asıl vatandaşların devletle davalık olduğu durumlarda ortaya çıkar. Hiçbir vatandaş devletle olan davasında, Adalet Bakanı’ndan ve hükümetten korkan bir hakim istemez. İşte bu yüzden, kendi özgürlüklerini ve haklarını düşünen ve korumak isteyen hiçbir vatandaşın bu referandumda evet demeyi düşünmemesi gerekir.
15. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının geçici 15 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.
“12 Eylül’ün sorumlularına hesap soracağız” şeklinde yalan söylenmektedir. Gerçekte yargılamanın önü açılmadığı gibi, 12 Eylül 2010 itibarıyla 20 yıl değil, 30 yıl dolmuş oluyor. Yani yargılamanın önü açılsa bile sorumluların yargılanması imkânsız. Çünkü ceza zamanaşımı süresi dolalı 10 yıl oluyor. Ceza Kanunlarında sanıklar aleyhine yapılacak değişiklikler geriye yürümezler. 12 Eylül 1980 de ihtilal yapanların yargılanmaları hukuken imkansızdır. Referandumun “12 Eylül’den intikam” havasına dönüştürülmesi, sadece evet oylarının artması için düşünülmüş bir kandırmacadır. Paketin toplam sayfa sayısı ile her bir maddenin işgal ettiği sayfa ve satır sayısı kıyaslandığında da, asıl hedefin Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nu düzenlemek olduğu geriye kalan maddelerin ise tamamen kenar süsü olarak ve halkı kandırmak amacıyla düşünüldüğü kolayca görülmektedir.
Paketin tamamı 9 sayfadan oluşmaktadır. İlk 5 sayfa 19 maddelik kenar süsüne ayrılmışken, son 4 sayfa Yargıyı Ele Geçirme Planı nı içeren 3 maddeye ayrılmış durumdadır.
REFERANDUM’DA EVET DEMENİZ, SADECE SİZİN DEĞİL, SİZİN TORUNLARINIZIN BİLE GELECEĞİNİ KARARTACAK, ÇOCUKLARINIZ VE TORUNLARINIZ, OTORİTER, FAŞİST İKTİDARLARIN KEYFİ UYGULAMALARI ALTINDA EZİLECEKLERDİR.
EZİLENLERİN YANINDA OLMASI GEREKEN YARGI, BU DEĞİŞİKLİĞE EVET DERSENİZ ÇOKTAN İKTİDARIN EGEMENLİĞİ ALTINA GİRECEĞİNDEN, MAZLUM VATANDAŞIN BAŞVURACAĞI TEK BİR KURTARICI BİLE KALMAYACAKTIR.
TERCİH SİZİN.
YAZAN: Av. ALİ ÇELİK
Not: Hürriyetin sitesinde bir hakimin feryadı yazısı bu makalede paylaşılan kaygıları haklı çıkarıyor. Bir okuyun lütfen http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15732209.asp?gid=373